Olmayan.
”Sen de aynısını yapacaksın. Kınadıklarının hepsini yapacaksın. Hem de sen de arkana bakmayacaksın. Bir gün ben geldiğimde göreceksin.”
”Bir günün” sonu var mıydı? ”O” gün bir tarih miydi? Bilemedim. Bir çift el yanaklarımdan süzülen göz yaşlarımı siliyor. Ben neredeyim? Ben yanlış bir yerdeyim.
Burada kendime ait hissettiğim en ufak bir şey yok.
Soğuk bir mart gününün olmazsa olmazı olan kırık beyaz dalgalar iskeleye baş döndürücü bir uğultuyla çarpıyor. Deniz kenarında yürümesek? Üşüyorum.
Anlayamadığım başka bir dünyanın diliyle konuşuyor. Olmaz, diyor. Sen iyisin, diyor. Tekrar olmaz, diyor. Benimse tek odaklandığım nokta önümüzdeki kayalıklarda oturan çiçekçi. Büyük bir rahatlıkla çekirdek yiyor. Arada çiçek satmaya yelteniyor önünden geçenlere. Olmazsa tekrar çekirdeğine dönüyor çöpünü, büyük bir hırs ve el çabukluğuyla denize fırlatıyor.
Rüzgar birden tenimle temas edince irkildim. Tekrar yanıma döndüm. Yüzünü dikkatle inceledim. Gözleri bankın ucuna bakıyor. Uzun kirpikleri sanki kafasındaki gizleri örtmek istercesine gözlerine sımsıkı sarılmış.
-Kalkalım mı artık? Yetişmem gerek. Anneannem bekliyor.
İskeleye giden yol araftan farksız. Konuşmuyor. Ben de konuşmuyorum. Onun yerine köpeğini gezdiren insanların huzurunu içime çekiyorum.
Huzur istiyorum.
Her yeni doğan güne başlarken bir parçamı kaybetmenin korkusuyla uyanmak istemiyorum.
Ciğerlerime hava yerine dolan ”acaba nerede, ne yapıyor?” sorusunun keskin kokusunu solumak istemiyorum.
İskeleye vardığımızda beynim uyuşmuş bir halde:
-Lütfen bu son olsun, böylesi daha iyi. Her ikimiz için de.
Çünkü bu yaşamak değil bitkisel hayat gibi bir şey
Şüphe, belirsizlik.
Her gün biraz daha eksiliyorum.
Hiçbir zaman benim olmayan’ın yüzüne her gün bakıp aidiyet arayamam.
Güldü.
+Bunun son olacağını sanmıyorum
-Kahve?
+Hayır benim de yetişmem gerek.
Nereye diye sormadım.
Son cümleden birkaç saniye sonra iskelede yalnızdım. Vapura binerken kafamı çevirdiğimde oradaydı. Gitmemişti. Görünmediğinden emindi.
Biz hala iskeleye giden arafta yürüyoruz.